Depar Underground
« Selahattin Duman »

Welcome Guest. Please Login or Register.
Dec 8, 2009, 4:55pm




Depar Underground :: Genel :: Köşeyazarı :: Selahattin Duman
   [Search This Thread][Reply] [Send Topic To Friend] [Print]
 AuthorTopic: Selahattin Duman (Read 79 times)
Depar
Administrator
*****
member is offline

[avatar]

Başlı başına bi yolculuk...


[homepage]

Joined: Oct 2003
Gender: Male
Posts: 157
 Selahattin Duman
« Thread Started on Nov 5, 2003, 5:44pm »
[Quote]

Bu sütunu kimseye yar etmem..

Her köşe yazarının bir yedekçisi olmalı.." tezim nihayet yazı işlerinde kabul gördü ki benim "tapu tahsis belgeli gecekondu arazisi" büyüklüğündeki köşeye de bir ortak çıktı.. Bundan böyle benim yerime haftada bir gün yazı yazacak.. Değerli fikirlerini, görüşlerini sizlerle paylaşacak.. Onu Pazartesi günü tanıyacaksınız.. Sever misiniz bilmem, ben tanır tanımaz nefret ettim..

Çok sevimli bir görüntüsü olduğu için kıskandığımdan değil. Kimin fotoğrafını bu köşeye koysanız benden daha sevimli görülür.. Peki yakışıklı mı? Bence öyle sayılır.. Özellikle kadınların ona dayanabileceğini sanmıyorum.. Gördükleri yerde mıncıklayacak, öpüp koklamaya çalışacaklardır.. Köşe yazarının böylesi bütün rakiplerinin sinirini bozar..

Nedenlerim var..
Nefretimin sebebi tek başına bunlar değil.. Bu yazarda benim sinirimi bozan herşey var.. Bir kere yağcılığı çok seviyor.. Tamam! Köşe yazarı dediğin biraz yağlıca olur.. Kendinden zayıflara değil de özellikle güçlülere, mevki makam sahiplerine bunu biraz bulaştırır.. Lakin bunun yağcılığı başka.. "Yağcılık.." sözcüğü biraz hafif kalıyor.. Bu aynı zamanda yalaka da.. Önüne yiyebileceği birşey koy sana kul köle olsun.. Sen birine düşmansan bu senden beter düşman.. Biri engel olmazsa gördüğü yerde paçandan kapabilir..

Üstelik cahil de.. Bakın aramızda kalsın ama köşe yazarının yürekli olması ile cehaleti doğru orantılıdır.. Fikrimi soran olursa "İyi bir köşe yazarı bence biraz cahil olmalı.." derim.. Bilirse iyi olmaz.. Ne kadar çok şey bilirse bilgisinin yetmeyeceğini daha iyi bilir.. Oturup, aklının ermediği konularda yazmaya korkar.. Bakın gazetelerdeki köşe yazarlarına.. En pasifleri en bilgilileridir.. Kesin konuşmaktan, olaya "son noktayı koymaktan" kaçınırlar.. Cehalet ise iyidir.. Adama cüret verir.. Köşe yazarının cahilcesi ise en korkusuz yazıları yazar.. En kesin hükümlerde bulunur.. Okur da onlara bayılır.. Hayran olur.. "Helal olsun adama.. Amma yürekli yazıyor.." der.. Okurun önüne aklı eren bir adamın akademik nitelikteki bir yazısını koy.. "Ne dediği anlaşılmıyor.. Ne bu yaa! Mıy mıy mıy.." diye burun kıvırır..

Bizimkiler cesur..
O yüzden dünyanın en cesur köşe yazarları Türkiye'den çıkar.. Her biri fizikçe değilse bile yürekçe Zaloğlu Rüstem ayarındadır.. Birgün oturup Türk ekonomisinin nasıl kurtulacağını anlatır.. (Hem de öyle uzun uzadıya rapor verir gibi değil.. Çok çok iki bin vuruşla..) Ertesi gün "uzay teknolojisindeki rekabet üzerine" iki bin vuruş patlatır.. Başka bir gün turizm meselesine el atar.. Konu bulamazsa oturup hükümete dış politikada akıl verir.. Verdiği akılları bir yerine takan çıkmazsa bu sefer sinirlenip saldırganlaşır.. Yazılarında hakaret eder..

İşte benim yerime buldukları "yedekçi köşe yazarı" da bunun gibi birşey.. Yazdıklarını cesur bulabilirsiniz.. Cesaret üzerine düştüğüm notlar da aklınıza gelmeyebilir.. O zaman bir tiyo daha vereyim.. Bu köşe yazarı cinsel anlamda da saldırgan.. Utanması sıkılması yok.. Gözümle gördüm hallerini.. Karşı cinsten birini gördüğü zaman sapıtıyor, ne yapacağını şaşırıyor.. Utanmasa karşısına çıkanın arkasına geçip dibini koklayacak.. Böyle rezil birşey.. Ama bizim gazeteye müstehaktır.. Özellikle de köşe yazarı düşmanı Genel Yayın Müdürümüz Tayfun Devecioğlu'na.. "Düşmanıdır.." diyorum çünkü gazete içinde eli kalem tutan kim varsa başına dert açar.. Ona rahat huzur vermez.. Hiçbir şey yapmasa yayın saatlerini erkene alır.. Köşe yazarlarının cümlesini bunalıma sokar..

En son fikir iyidir
Köşe yazarı teknik olarak yazacağı fikri en sona saklayan insandır.. Bunca yıldır bu sektörün içindeyim.. Daha sabah kalktığında kafasında yazacağı fikir hazır olan bir köşe yazarı görmedim, tanımadım.. Beklerler.. Beklerken önce gazeteleri karıştırıp hasımları neler yazmış onlara bakarlar.. (Şimdi internet davası çıktı.. Bir eyyam da bilgisayarın ekranının didikliyorlar..) Görürler ki yazılacak ne varsa, kendilerinden birgün önce başkaları yazmıştır.. Bunalıma girerler.. Bazısı daha kurnazdır.. Telefonu ile meslektaşları arayıp, onları didikler.. Bakalım dağarcıklarında ne var diye.. Ne var ki herkes kurnaz.. Kimse ağzından birşey kaçırmaz.. Tam tersine ne yazılmayacaksa, ne tatsız tuzsuz bir konuysa "yazsana işte.." deyip, onu önerirler.. Kimse yutmaz tabii.. Gazetedeki köşe de sabırla doldurulmayı beklemektedir.. Böylece yazı işini uzata uzata zamanı baskı saatinden biraz öncesine kadar getirirler.. Mucize olur.. Bekledikleri fikir son saniyede (ama her zaman son saniyede) akıllarına gelir ve gün kurtulur..

İşte böyle bir ortamdayken yerime bir yedekçi peydahladılar.. Normal olarak memnun olmam gerekirken olamıyorum.. Hislerimi de saklayamıyorum.. Pazartesi gününü sizler gibi ben de iple çekiyorum.. Bakalım yerime bulduktan köşe yazan size ne yazacak? Kendisini nasıl biri olarak yutturmaya çalışacak? Ben fikrimi peşin peşin söyledim.. O tür yazarları hiç tutmam.. Sevmem.. Hatta düşmanlık yaparım.. Gazeteye yeni bir konuk gelirken, hakkındaki düşünceler böyle açık açık da yazılır mı diye yadırgayan varsa yadırgasın.. Bizim tavrımız bu.. Delikanlı gibi söyledik sevmediğimizi.. Yazdıklarını sevecek, beğenecek varsa ona mübarek olsun! Pazartesiden itibaren yazdıklarını satir satir takip edeceğim.. En küçük bir falsosunda köşeme malzeme yapıp burnundan getireceğim.. Zafer Mutlu'nun da Tayfun Devecioğlu'nun da haberi olsun.. İsterlerse bana yazdırmasınlar.. Battı fishing yan going anasını satayım..
Link to Post - Back to Top  IP: Logged

Başlı başına bi yolculuk...
Depar
Administrator
*****
member is offline

[avatar]

Başlı başına bi yolculuk...


[homepage]

Joined: Oct 2003
Gender: Male
Posts: 157
 Entellektüel dünyamızın karnı neden ağrıyor?
« Reply #1 on Nov 5, 2003, 5:48pm »
[Quote]

[image] Yaşar Kemal'den başlayıp, Orhan Pamuk'a kadar sayıyorum.. Hızımı alamayıp Ahmet Altan'dan girip, Kürşat Başar'dan çıkıyorum.. Cümle yazar makulesini bu vesileyle sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.. Lakin bu saatten sonra kimse karşıma çıkıp da "Ben şöyle yazarım, böyle yazarım.. Kitaplarım yedi iklim on dört köşeden ses getirdi.." demesin.. Kimse peşimden seyirterek "Halkımız okumayı sevmiyor.. Bir sevse benim kitaplarım tiraj patlaması yapar ki Fatih Sultan Mehmet'in balyemez toplarının gümbürtüsü yanında kaç para?" diye söylenmesin.. Ben bu saatten sonra bildiğimi söylerim, gördüğümü işlerim.. Türkiye'nin yazarlarını içtima edip, Menemen testisi gibi boy boy dizin.. Kimin kitabı ne kadar sattıysa bir kenara yazıp, toplayın.. Ahaliden görecekleri toplam ilginin, dansöz-yazar Sibel Gökçe'nin gördüğü ilginin yanında lafı bile olmaz..

Kızcağız bakti ki Asena'nın gümbürtüsünden kendisine ekmek yok.. Ne kadar televizyon kanalı varsa Asena'nın peşine düşmüş.. Çaresiz kaldı, eline kalemi alıp kitap yazmaya başladı.. Sibel Gökçe Hanım'da öyle entel tembelliği de yok.. Bir batında üç kitap birden sürdü piyasaya.. "Orospu kadavralar.." birincisi.. "Köpek Kusuyor.." ikincisi.. "İnce Küfür Annesi.." de üçüncüsü.. Hızını alamadı, TÜYAP'ın kitap fuarına dördüncüsünü de yetiştirdi: "Erkek Salatası.."

Burun kıvırdılar
TÜYAP Kitap Fuarı başlayana kadar herkes Sibel Gökçe'nin yazdıklarına burun kıvırıyordu.. Özellikle de yazar makûlesi.. Tabii başlarına gelecekleri bilmiyorlardı.. Herkes fuarda yerini ayırtmış.. İmza gününü çok önceden belirleyip, gazete reklamlarına başlamış.. Köşesi olan iki de bir köşesinden kendi anonsunu yapıyor.. Gazetesi boş bulduğu her yere ilânını dayıyor.. Sibel Gökçe ise sessiz, sakin beklemede.. O bir dansöz olarak tecrübesi ile ahalinin günü geldiğinde kime meyledeceğinden emin.. Tek satir promosyonu yok.. Ben bile kitaplarını duyunca internet sitelerini tarattırdım, parmak izi bulamadım.. Sadece Ekşi Sözlük'de iki sayfalık notu var.. Siteye kim girdiyse eteğindeki taşı dökmüş.. Biri "Bunun Atlas'ta bir dükkanı vardı.. B., püsür satardı.." diyor.. Öbürü "Sözlükte yazar olduğunu öğrenip ohaaa dediğim hatun.. Dükkanında süper şeyler var o ayrı.." diye yazıyor.. Bir başkasının iddiasına göre İstanbul üniversite gençliğinin çoğunu tanıyıp, hepsini birbiriyle akraba yapmış..

İddiasız olmak bir yana, kendisinden söz edildi mi adının yanına mutlaka küçümseyen bir iki ifade takıyorlar.. Tabii bu küçümseme hali Kitap Fuarı'nın başlamasına kadar sürüyor.. Ondan gerisi ise "Sibel Gökçe sürprizi"nin sebep olduğu büyük bir şaşkınlık.. Kitabının satıldığı reyondaki kuyruklar.. İmza gününde oturduğu masanın önünde kuyruk oluşması.. Ahalimizin halleridir.. Kimini az sever kimini çok sever.. Lakin işin içine cinsellikti, seksti karıştı mı sevdiğine sevmediğine bakmaz, olaya doğrudan girmeye çalışır..

Bizde umut bitmez..
Adım gibi biliyorum.. Fuara da kitaba meraklarından filan değil, kızcağızı görmeye gitmişlerdir.. Hem de en saftorik umutları taşıyarak.. Yani kitabı imzalatırken Sibel Gökçe ile göz göze gelecekler.. Sibel Hanım o saate kadar hiç erkek görmediğinden bizimkini görünce heyecanlanıp kızaracak, hatta iki taşım terleyecek.. Sonrası mı? Allah Kerim.. Gün doğmadan neler doğar.. Neye giderlerse gitsinler Sibel Gökçe'nin kitaplarının olduğu yerler bayram yeri gibi şenlik olurken nice yazarın "kitap imzalayacağım" diye oturduğu masalarda sinekler uçuşuyormuş.. Bu da haliyle üzüntü yaratmış.. Zaten arıza da buradan çıkmış..

Daha evvel ben de görmüştüm boş masalarda oturan kimi yazarları.. O yüzden ruh hallerini bilirim.. Sabırla birini beklerler ki kitabını imzalasın, bu arada iki tatlı kaşığı iltifat alsınlar.. Kimi hayatında mahallesinden dışarı çıkmamıştır macera romanı yazar.. Kimi karakol polisine adam tutuklatıp, savcıların yetkisini çiğneye çiğneye polisiye roman döktürür.. Hayatında erkek anatomisi hakkında hiçbir fikri olmadığı halde birbirinden ateşli üç aşk romanı yazanını bile biliyorum.. Okurdan müşterisi çıkmayıp bunalıma girenler bunlardır..

Böyle olmaz ama..
Bir de az satanı var ki o tam ıstırap.. Okur kendisini seviyor mu beğeniyor mu bir türlü anlayamayıp binbir türlü paranoyak halüsinasyon görme hali bunlardadır.. Eeee! Bunlar yerinde oturup geleni geçeni saysınlar.. "Dansöz.." dedikleri "900'lu hatların dilberi.." dedikleri bir kadın çıksın orta yere, koca fuarın içinde benzeri görülmemiş izdiham yaratsın.. İşte buna entel yüreği de dayanmaz.. Kültür Bakanlığı'nın kadrolu memur yüreği de.. "Böyle olmaz ama.." itirazı buralardan gelir.. Peki nasıl olur? Bunu da açık söyleyemezler, çeşme başı kavgası yapmaya ne yürekleri yeter ne de sosyal cesaretleri.. Geriye sadece söylenmek kalır: "Böyle olmaz ama.."

Neyin olması gerektiğini açıkça söylemediklerinden başımıza bir yazarlık protokolü tartışması çıkardılar ama bereket versin ki medya mevzuya atlamadı.. Eğer yayınevlerinden yüz bulsalar "Yazarlığa standart getirmeyi" teklif edecek ve uyulmasını bekleyecekler.. Mızmızlananları şu sıralarda kimsenin taktığı yok.. Halkımızın fuar yerinde dansöz-yazara verdiği destek ise sürüyor.. Enteller ise hâlâ "Bir kısrak gördüm tayını emer.. Gel de bunun mânâsını ver şimdi.." hallerindeler.. Bu da beni çok eğlendiriyor..
Link to Post - Back to Top  IP: Logged

Başlı başına bi yolculuk...
Depar
Administrator
*****
member is offline

[avatar]

Başlı başına bi yolculuk...


[homepage]

Joined: Oct 2003
Gender: Male
Posts: 157
 Yaz mevsimi resmi olarak bitti..
« Reply #2 on Nov 8, 2003, 2:32am »
[Quote]

En iyisi Bodrum'dan kaçmaktı ben de öyle yaptım.. Şehri terketmeden bir gün önce Bodrum'a akşamüstü yürüyüş yapmak için indim.. İftar yapılalı bir saat kadar olmuş.. Hava kararmış.. Yaz ortasında iki yüz binden fazla insanı barındıran o şehir merkezi asıl hüviyetine bürünmüş.. "Yine bir sahil kasabası.." olmuş diyeceğim ama değil, insanı da mekânı da bir kere zıvanadan çıkmış.. Öyle kolay kolay eski yerine koyamazsın..

Yürüyüşü "köpek terörü" yüzünden kısa kesip bir yol üstü cafe'sine oturdum.. Oturduğum yere "cafe.." diyorum çünkü asıl tarifine uyan bir adı bulunmuyor.. Öylesine yakıştırıyorum.. Bildiğimiz kahve veya yazlık bahçe de değil.. Aslında "cafe" kimliği de yok.. Espresso iste yok, derler.. Cappucino desen garson içinden "Ben de senin.." diye geçirir.. Fransız veya İtalyan cafe'lerinde olduğu gibi bir kadeh beyaz şarap istemeyi (Ramazan'ın dışında) hayal bile edemezsin..

Unutulmaz replik..
Her neyse.. Oturdum, bir çay istedim ama garsona "Demli olsun.." diye tembihledim.. İçime sinmedi "Yani koyu olsun.." diye ekstradan tarifini de yaptım.. "Tamam abi.." diye gitti.. Kendi bildiği çayı getirdi.. Paşa çayının güneşte yanmışını.. İçimden zararı yok, diye geçirdim.. Bir çay daha içerim, onu demli getirir.. Demesine diyorum da çay boğazımdan gitmiyor.. Kafamda değişik düşünceler var.. Bir gece evvel seyrettiğim 1950'lerden kalma Türk filmindeki bir repliğe fena halde takmışım.. Hani bizim Haşmet Babaoğlu köşesinde "manâlı replikler.." yayınlıyor ya! Bu da öyle.. Hatta fazla manâlı ki içinden çıkamıyorum.. Kenan yani Muzaffer Tema gecenin bir vakti zil zurna sarhoş eve gelmiş.. Sezer Sezin'e bakıp konuşuyor: "Ben seni uçsuz bucaksız ummanlardaki dalgaların şiddetinde seviyorum Nalan.." Demek Nalan taaa o zamanlar da Türk sinemasını sevenlerin hizmetindeymiş.. Cevap veriyor: "Saatin kaç olduğunu biliyor musun? Hem neler söylüyorsun sen.. Bir de içmişsin.. Ne fena!"

Bir kadını uçsuz bucaksız ummanların dalgası şiddetinde sevmek ne demek acaba? (Kültürlü okurlarım için hatırlatıyorum.. Umman sözcüğü okyanusun karşılığı..) "Benim aşkım Van Gölü gibi kaba dalgalı Nalancığım, artık idare et.." mi demek istiyor? Bu arada ikinci çayın siparişini daha nazik, daha yaltaklanan bir ifadeyle veriyorum.. Ezile büzüle de ekliyorum.. "Acaba biraz daha dem?"

Amansız takip
Tamam abicim, deyip gidiyor.. O sırada yirmi beş yaşlarında bir oğlan yirmi beş yaşlarındaki blucinli bir genç kızı caddede kovalıyor.. Kız ölümüne kaçıyor.. Oğlan arkasından ana avrat.. Aradaki fark yirmi metreden fazla.. Oğlan yakalarsa kızı dövecek besbelli.. O yüzden hobi olarak koşuyor.. Kız can derdine düştüğünden derecesi olimpik.. Yakalanma ihtimali yok yani.. Karşıdan gelen iki resmi polisin yanından rüzgâr gibi geçiyor.. Polisler şöyle bir yarım baş çevirmesi ile bakıyorlar firariye.. Oğlan yanlarından geçerken bakmıyorlar bile.. Demek ki ilgilerini çeken şey "şehrin ana caddesinde koşarak kaçan biri.." değil.. Sadece kaçanın kadın olması ile ilgilenmişler.. Kovalayan yoruluyor, söylene söylene dönüyor.. Aaaa! Benim ikinci çay gelmiş o arada.. O da birincisinin aynı..

Garsonu arıyor gözlerim.. "Ben daha demli istemiştim.." der gibi melûl melûl bakacağım, o da anlayıp çayı değiştirecek.. Umut işte.. O sırada bir kayabaşı yükseliyor.. Hükümet meydanının karşısındaki banklara biri oturmuş avaz avaz bağırıyor.. Sözüm ona söylediği şarkı.. Teknik olarak notalı şekilde böğürüyor.. Bana kalırsa son taşıt alım-satım vergisine muhalefet ediyor.. Kimse aldırmıyor.. Dönüp bakmıyorlar bile..

İyi ki turist yok
Bu haller yaz ortasında olsaydı, adamın başına yabancılar birikir seyrine dururdu.. "Demek ki bu memleketin insanı kendini böyle ifade ediyor.." diye fotoğraf bile çekerlerdi.. Yandaki masada bulunan iki müşteri ile konuşan garsonun tam arkamda olduğunu o sırada fark ediyorum.. "Hesabımı yaptım.." diyor.. "Burada tam on sene çalışacağım.." Eeee! "Sonra bir yerli araba alacağım.. Bankaya da milyar koyup, hayatımı yaşayacağım.." Bu sözlerden sonra bütün umudumu kaybediyorum.. On sene çalışıp, bankaya bir milyar koyarak hayatını kurtarmayı plânlayan bu koç yiğide "demli çayı" anlatmak "kuantum fiziğini" anlatmaktan daha zor.. Belli ki üçüncü çayı da bildiği gibi getirecek..

Beni daha çok şaşırtan öbür iki müşterinin bizim garsonun dahiyane "istikbâlini kurtarma plânını.." çok isabetli bulup, onaylamaları.. Duyun ey özel emeklilik şirketleri.. Ahalimizin potansiyeli bu.. "Helâl olsun arkadaş.." diyor ikiliden biri.. "Sen kendini kurtarmışsın.." On sene çalıştıktan sonra bankaya bir milyar lira koyup, geleceğini garantiye almayı plânlayan garson şişiniyor: "Maddi olarak bir eksiğim yok çok şükür.." Bu laftan sonra göz göze geldik, üçüncü çayı daha kararlı bir tonda istedim.. "Şunu biraz demli getir.." diye de terslendim.. "Demli seviyorsun galiba abi.." deyince; "İyice koyu olsun.." diye son ve kesin kararımı söyledim.. Yukarda Allah var.. Bu sefer garson da azimliydi.. İçeriye gitti.. Bir iki dakika sonra getirdiği çayı önüme koydu.. Getirdiği son bardak, ilk iki bardaktan daha açıktı.. İşte Bodrum'u terk etme kararımı o anda verdim.. Benim için yaz resmen bitmişti.. Ama bu garsonla ilgili umutlarım bitmemişti.. Göreyim sizi özel emeklilik şirketleri.. Bu adamın hakkından gelinecekse siz gelirsiniz..

Kıssadan Hisse: Berberin solumazı, tellağın terlemezi, kahvecinin söylemezi..
Link to Post - Back to Top  IP: Logged

Başlı başına bi yolculuk...
Depar
Administrator
*****
member is offline

[avatar]

Başlı başına bi yolculuk...


[homepage]

Joined: Oct 2003
Gender: Male
Posts: 157
 Bu memlekete yabancı şair getirmeyin..
« Reply #3 on Nov 8, 2003, 2:35am »
[Quote]

[image] Bizim Buket Aşçı ile konuşuyorduk.. Kendisi bizim gazetenin "kitap çeşnicisi.." sayılır.. Daha doğrusu çeşnicibaşı.. Yeni çıkan her kitaptan onun masasına bir tane gelir.. Yayınevleri "kitap çeşnicileri"ne karşı pek cömerttir.. O yüzden her kitaptan mutlaka bir tane gönderirler ki bunlar köşelerinde yazsın.. Kitaba bedava reklam olsun.. Benim Buket'e karşı politikam da yayıncıların politikasına paraleldir.. Kendisini sadece sevmekle yetinmem herkesten de çok sayarım.. Odama girdiğinde kalkıp önümü iliklemiyorsam ceket giymediğimden.. Kendisine gelen kitaplardan her ay ortalama sekiz on tanesine "sinyalcilik tekniği" ile sahip olup eve götürdüğümden, saygıda kusur ermem.. (Bendeki toplumda çok yaygın olarak görülen bir karakter deformasyonu.. Tedavisi yok!)

Filistinli büyük şair Mahmud Derviş'in İstanbul'a geldiğini ondan öğrendim.. Bir yayınevi getirmiş.. (Adını yazmıyorsam kıllığımdan değil, hangi yayınevinin getirdiğini bilmediğim için..) "Nazım Hikmet Şiir Ödülü"nü vermek için.. Buket Aşçı bu ödül törenine yeterince ilgi gösterilmediğini, törenin yapıldığı salonun yarı yarıya boş olduğunu anlatıp hayıflanıyordu..

Süpriz değil..
Hiç şaşırmadım.. Bizim millet şiire ne kadar meraklıysa şaire de o kadar ilgisizdir.. İlgisizliğinin sebebinin inceden inceye tartışmak mümkün.. Bana göre açık bir sebebi var.. O da şu.. Okur yazar her Türk vatandaşı şiirin çok kolay yazılabilecek bir şey olduğunu düşünür, fazladan bir de kendisini "potansiyel şair" sayar.. Eh! Kendisi keşfedilmemiş bir şairken elin şiir insanları ile niye ilgilensin? Kendi payıma söylüyorum.. Ben potansiyel şairleri (!) çok yakından takip ederim.. Onların dünyaya şiirsel bakma mantığına, özellikle de kullandıkları tekniklere bayılırım.. Bu tekniğin temeli şudur.. Bir cümle kuracaksın.. Ancak o cümle konuşma dilinin dışında olacak.. Ortasından bölünecek.. En önemlisi de içinde birbirleriyle alâkasız öğeler taşıyacak.. Temsil: "Gözlerine bakıyorum.. Dünyanın çatlağından, lacivert yeşil..." Normal bir okur yazar vatandaş böyle bir cümlenin altından kalkamaz.. Burası şaire dert değil. Önemli olan okuduğunun şiir olduğunu düşünmesi.. O zaman bu mısranın altına bir tane daha eklemek gerek: "İçimde bir travma.. Tombul, kaygılı, sefil.."
Yeşil ile sefil kafiyesini tutturduk mu? Tutturduk.. Bundan sonrası şairin arzusuna göre geliştirilebilir.. İstenildiği kadar mısra özgürce eklenebilir: (Travma nedir, neden tombuldur? Bunları sormak ikinci bir emre kadar yasaklanmıştır.. SD) "Ürkeğim, kırılganım, boş bakarım, embesil.." Bir mısra da müessesenin ikramı olsun: "Umutlarımı yatırdım içki masasına uykusuz gecelerde.." İsteyen şiir yazar.. İsteyen mani.. Mani daha bereketlidir.. İş dünyasında müşterisi çok olur.. Cici şekerlemelerinin içine korlar.. Sakızın içine korlar.. Televizyon programcıları baygın Ramazan Programları için araklar..

Sektör müsait..
Manide kolaylık yedili sekizli hece ölçülerini doldurmak.. Başına iki doldurma mısrası koyup ana fikri son iki mısrada anlatıyorsun.. Diyelim ki komşunun kızına olan hayranlığını ifade edeceksin.. Bunun örneğini takdim edelim:

Bir elinde turşu var
Öbür elinde salça
Yaktın tükettin beni
Koca göbekli Hatça!

Son iki mısra isteğe bağlı olarak "Boş çuvala sığmıyor.. / Sendeki koca kalça!" diye de değiştirilebilir.. Daha bir anlamlı olur.. Hatça da memnun kalır, okuyan da..

Nazım Hikmet'in Türkiye'nin en büyük şairlerinden biri olması, dünya çapında üne kavuşması bizim şiir sever insanımızı ırgalamaz.. Mahmut Derviş'in de bütün dünyada bilinmesi, Nazım Ödülü'nü almak için İstanbul'a gelmiş olması ırgalamadığı gibi.. Burada önemli olan bu işi tertip eden yayınevinin bu kadar saf davranması.. İnsanımızın böyle bir törene ilgi göstereceğini düşünüp Mahmut Derviş'i buralara kadar getirmesi.. Adım gibi eminim.. Adamcağızı toplam iki yüz civannda meraklının karşısına çıkardıktan sonra (Bu rakamı tutturabildilerse çok iyi..) boyun büküp, şöyle konuştuklarına: "Siz buraya gelenlerin sayıca azlığına bakmayın.. Salonda 216 kişi vardı.. Bu rakam Türkiye için çok iyi.."

Tarkan olsaydı..
Adamcağız da ahalimizin, Tarkan'ı veya Özcan Deniz'i
görebilmek için kendini nasıl yırttığını bilmediğinden, ihtimal kendisine söylenenlere inanmıştır.. Yayıncıları buradan son kez uyarıyorum.. Kardeşim bu memlekete şairdi, yazardı getirmeyin.. Memleket için kötü propoganda oluyor.. Gelenlerin yüzüne kimse bakmıyor.. O zaman da misafirler ya bizim "edebiyattan anlamadığımızı" düşünüyor.. Yahut kendisinin başka yerlerde gösterilen "ilgiyi hak etmediğini" düşünüp bunalıma giriyor.. Yazıktır başka memleketlerin yazarına, şairine.. Türkiye'ye panel için geldikten sonra bunalıma girip içkiye başlayan nice yazarlar biliyorum ki içinde alkolik olanı var, içkiden kurtulma programına yazılanı var..

Ben gerçeği vaktiyle öğrendim.. Üniversite yıllarımda elime Sofya'da basılan "Nazım Hikmet Bulgaristan'da" kitabı geçti.. İçinde hiçbir yerde yayınlanmamış fotoğrafları ve röportajları da vardı.. Yayıncısından Türkçe basımı için izin aldım.. 35 bin lira borçlanıp (Anadol otomobil 29 bin liraydı) kitaptan beş bin adet bastırdım.. Satışa da Nazım Hikmet'i anma gecesinin yapıldığı bir salonda çıkardım.. Sekiz yüz kişi vardı o gece.. Kitap bir adet sattı.. Onu alan da zil zurna sarhoştu.. Belki ayık olsa o da almazdı..
Link to Post - Back to Top  IP: Logged

Başlı başına bi yolculuk...
Depar
Administrator
*****
member is offline

[avatar]

Başlı başına bi yolculuk...


[homepage]

Joined: Oct 2003
Gender: Male
Posts: 157
 Bilgisayarcı zulmüne son verilsin..
« Reply #4 on Nov 15, 2003, 6:08am »
[Quote]

Haberi dünkü Sabah'ta gördüm, tüylerim d**en d**en oldu.. "Mikrosoft'un Türk Ordusu.." diye başlık atmışlar.. İkinci başlıkta da vaziyeti açıklamışlar:

"Türkiye'nin en parlak yüz beyni, Seattle'daki bilgi çağı karargâhında yarının ürünlerini hazırlayıp, testini yapıyor.."

Alt spotlardaki mufassal açıklamaya göre Bill Gates denilen koca gözlüklü dolar milyarderi "parlak beyinleri" daha okul çağındayken bulup, kendi şirketlerinde çalıştırmak üzere topluyormuş..

Çalıştırmak dedimse toplama kampı düzeni değil..

Bunlara birer alet veriyorlar.. Oturtup bilgisayar programları yaptırıyorlar..

Buraya kadar mesele yok! Mesele "elimizde kalan.." bilgisayar mühendisleri ile bizim durumumuz..

Benim odada bir bilgisayar var.. Programı bizim elimizde kalan mühendislerin kafasından çıkma.. Bilgisayara yazı yazabileceğim sayfayı açtırmak için tam üç ay uğraştım..

Ya sayfayı ortadan bölüyorlar veya A4 kâğıdı gibi yukarıdan aşağı.. Ekranın altında ise aramadığın kadar "menfaat kutusu.." var.. Sanki çok meraklıymışım gibi yazının bir yerinde pat diye Anadolu Ajansı'nın bir haberi geliveriyor ekrana..

"Devlet Bakanımız filanca şunu dedi.."

Haydi bakalım, o ajans haberini silene kadar uğraş dur.. Sen siliyorsun, ajanstaki bebeler sanki senin silmeni zamanlıyorlar.. Yeni bir cümlenin ikinci kelimesindeyken hooop bir haber daha salıyorlar ekranına..

Bu kutudan kurtulmak için haftalarca mücadele etim, kurtuldum.. Arkasından istediğim sayfa formatını verdirebilmek için gazetenin ne kadar bilgisayar mühendisi varsa başıma diktim.. Kaportacı ustası gibi orayı düzelt, burayı düzelt.. Sonunda bir şekil yaptım..

Azmin zaferidir bu..
Bu benim bilgisayar teknolojisiyle ilk kapışmam değil. Dizüstü bilgisayarım hâlâ kafasının dikine gidiyor..

Diyelim ki "Tarihi ve turistik yerleri ziyaret için" Bodrum'a gittin.. Yazını oradan yazdın ve modem aracılığı ile gazeteye geçeceksin.. Bir tuşa basıyorsun, bir kutu açılıyor.. Dosyanı içine atıyorsun..

Hesapta on, on iki saniyede yazı geçecek..

Çok da güzel şekil yapmışlar.. İki kutu var ekranda karşılıklı duran.. Sayma işlemi sırasında birinden bir zarf çıkıyor, uçarak öbür kutuya giriyor.. O birkaç saniyede sen de uçan zarfların seyrine durup vakit geçiriyorsun..

Beşinci altıncı zarfta alet şak diye duruyor! Ekrana iki satırlık İngilizce bir yazı geliyor.. Meali şöyle:

"Bu işlemi yapıyorunuz ama emin misiniz?"

Dön bakalım başa..
Tam anlamı ile "Kim 500 Milyar İster?" programından çıkma sinir bozucu bir Kenan Işık sorusu.. Ulan modemine çaktığımın aleti.. Emin olmasam ne diye senin karşında dikilip, bekleyeyim?

İşin yoksa aynı sinir bozucu işlemleri bir daha yap.. Yazını gazeteye geçmek üzere yeniden dosyaya at.. Zarfların uçuşmasını seyret.. Çaaaat! Ekran yine donuyor.. Bu kez başka türlü kurulmuş bir İngilizce cümle geliyor karşına:

"Son kararın mı? Bu yazıyı illa ki geçecek misin?"

Tövbe estağfurullah.. Şeytan diyor kalk, alete bir kafa çak.. O İngilizce sorunun üzerinde "Okey" yazan tuşa denk getir..

"Yok geçmeyeceğim.. Senin karakterini test ediyorum.." diye söylenme şansımız olmadığından işlemi baştan yapıyoruz..

Bizim bilgisayarcılar koymuşlar o kutuları.. Sebebi belli değil.. Yararı da belli değil.. Tek faydası var.. Elinizden bir cinayet çıktığında mahkemeye "hafifletici sebep" olarak sunabilirsin..

Asansör gibi aletlerin de programları bilgisayarcıların elinden çıkmadır.. Benim kafa nasıl ki programa takılıysa Haşmet Babaoğlu da kafayı bizim binanın asansörlerine takmış durumda..

Adam her şeyi en ağırından alarak yapıyor ama asansörlerin çok hızlı çalışmasını istiyor.. Takıntı işte.. VATAN'in Yönetim Kurulu Başkanı olduğumdan her gördüğü yerde asansörleri bana şikâyet ediyor..

Olayı yerinde inceledim.. Asansörleri o gözle kullandım ve gördüm ki Haşmet kardeşim haklı..

Süper program..
Bizim bilgisayarcılar asansöre yaptıkları programla resmen çalışanların sinirlerini test etmeyi amaçlamışlar..

Diyelim ki zemin kattasın.. İki asansörden biri birinci katta.. Diğeri dokuzuncu katta.. Asansör çağırmak için düğmeye bastığında dokuzuncu kattaki hareketlenip sana gelmeye başlıyor..

Birinci kattaki ise "Beni alâkadar etmez.." deyip öylece bekliyor..

Programın temeli en yakın asansörün çağrılan yere gitmesi üzerine kurulmamış.. Tam tersine.. En yakındaki asansörü çağrıyı aldığı yerden uzaklaştırmak amacıyla yapılmış..

Bir de asansörün hızı meselesi var..

Bizim asansörlerin "programlanmış hızı" her neyse, bunun matematiksel bir karşılığı yok.. Yukarı çıkarken zorla teslim edilmiş bir ruh gibi yükseliyor, aşağı inerken de narkozdan yeni çıkmış gibi tepki veriyor..

Arkadaşlar hesaplamış.. Hafta bir gün tatil yapmak şartıyla bir gazete çalışanının yıllık mesaisinin dörtte biri bu asansörlerde geçiyor.. Asansörden indiğinde saçlarının ağardığını görenler dahi var..

Cinayet işle.. Kurbanı asansöre koy, dokuzuncu kata yolla.. Üç saatten önce fark eden olmaz..

İncelememi yaptıktan sonra Haşmet'e durumu anlattım.. "Olay bilgisayar mühendisliğimizin bir harikası.. Yapacak bir şey yok.. Acele işin olduğunda çatıya çık paraşütle atla.." dedim.. İkna oldu..

Beyin ihracına bunun için karşıyım işte.. İlle döviz lazımsa "ikinci el beyin pazarı" açalım.. Onları satalım.. Medyadan biliyorum.. Elimizde hiç kullanılmamış pırıl pırıl beyinler var.. Sıfır kilometre..
Link to Post - Back to Top  IP: Logged

Başlı başına bi yolculuk...
   [Search This Thread][Reply] [Send Topic To Friend] [Print]

Click Here To Make This Board Ad-Free


This Board Hosted For FREE By ProBoards
Get Your Own Free Message Boards & Free Forums!